Her aşkın öznesinde bir kral, bir de kraliçe vardır…

Okuduğum bu cümle üzerinde düşünmeye başlamıştım. Birden bu düşünce beni, kendisine hayat veren kahramanlarına ulaştırdı.

Elli yaşlarında bir kadındı. Bir ay önce eşini kaybetmişti. Eşinin ölümü sonrasında vücudunun her tarafında ağrılar başlamıştı. Ağrıları dindirmek için gittiği doktorlar bir çözüm bulamamışlardı. En son çare olarak anestezi doktoru tarafından morfin reçete edilmiş; ancak onunla biraz olsun ağrıları azalıp uykuya dalabiliyormuş. Ağrılarının ruhsal bir sorundan kaynaklanabileceği düşünülerek psikiyatriye yönlendirilmişti.  

Karşımda ağrılarından dolayı morfine ihtiyaç duyan, acı çeken bir kadın beklerken rahat ve acı çekmeyen biri gelmişti. Kendisinin ev hanımı olduğunu, eşinin fabrikada işçi olarak çalıştığını, eşinin bir ay önce şehir dışında gittiği bir işte kaza geçirerek hayatını kaybettiğini, ölümü sonrasında ağrılarının başladığını, özellikle ağrılarının akşam eşinin işten döndüğü saat olan yedide başladığını, uykuya daldığı anda ağrılarının ancak dindiğini anlatmıştı.

Hikayesinin derinine indiğimde ise bir başkaydı.

Severek ve aşık olarak evlenmiş bir çiftti. Yirmi yıllık bir evlilik yaşantısı içinde son yıllar geçim sıkıntısı ile geçtiği için kocası ek iş olarak hafta sonları sağa sola gitmekte; bazen de şehir dışına gidip evden uzak kalmaktaydı. Bu gidişler ve uzak kalmalar sonrasında karısı, eşinin kendisini aldattığı ile ilgili şüphe duymaya başlamıştı. Onunla yüz yüze geçirdiği her zaman dilimi içinde, onun kendisini gerçekten sevip sevmediği ile ilgili şüphesini test etmekteydi. Şehir dışına diye eve gelmediği her gece başka bir kadınla birlikte olduğunu düşünmekte ve bu şüpheler arı kovanına üşüşen arılar gibi zihninin içine durmaksızın girmekteydi. Onun eve gelmediği geceler rüyasında, sonbaharda dökülen yapraklarla, otlarla ve bulanık suyla dolu bir havuzun içinde kendisini bulmakta, boğulma korkusu ile panik içinde kocasını aramakta ve bir türlü onu bulamamaktaydı.

Eşinin öldüğü gün, eşi onu akşam saat yedide telefon ile aramış ve gece gelemeyeceğini söylemişti. Telefonu kapattıktan sonra evin önünde, sokak lambasının sarı rengi ile aydınlanan, yapraklarını dökmüş ağaçlara uzun uzun bakakalmıştı. Sonbaharın sonunda, yalnızca bir ağacın tepesinde son bir yaprak yalnız kalmıştı. O yaprağı, eşinin kendisini sevip sevmediği ile ilgili bir düşünceye büründürdü. Eğer eşi sabah işten geldiğinde o yaprak toprağa düşmüş ise eşi onu sevmiyor, başka birisini seviyordur, eğer o yaprak ağacın tepesinde duruyor ise eşinin sevgisi de tüm zorluklara rağmen ayakta duruyordur diye aklından bir düşünce geçti. Sabah kocası gelinceye kadar da o ağaca bakmayacağı ile ilgili kendisine söz vermişti. Gece rüyasında havuzun tamamı yaprakla kaplanmıştı, boğulma hissi ile uykusundan uyandı. Mutfağa gidip bir bardak su içti. Biraz rahatladıktan sonra yaprağın düşüp düşmediğini merak etti, korkusuna ve şüphesine yenik düşüp perdeyi araladı. Sokak lambasının aydınlattığı tek yaprak, ağacın tepesinde durmaktaydı. İçinde tatlı bir huzur hissederek uykusuna kaldığı yerden devam etmek için yatağına yattı. Sabah olduğunda kapının zili hiç tanımadığı birilerinin kapıda olduğunu belli edercesine yabancı yabancı çaldı. Kapıda polisler ve cenaze aracı durmaktaydı. Polisler ona eşinin gece iş yerinde kaza geçirerek hayatını kaybettiğini söylemişti. Yapraktan önce kocası toprağa düşmüştü. Acılarla yoğrulmuş ağrılar da işte böylelikle başlamıştı.

Eşinin ölümünden sonra tek bir gözyaşı dökmemişti. Ta ki ağaçtaki o son yaprak yere düşünceye kadar. O yaprak yere düştükten sonra eşinin ölümünü kabullenmişti. Ama kendisinin böyle bir şüpheye düşmesini affetmediği için ağrıları da bir türlü hafiflememekteydi.

Ona Orpheus adında mitolojik bir kahramanın şüphe ile ilgili hikayesini anlatma ihtiyacı duymuştum.

Orpheus, bu topraklarda yaşadığına inanılan bir kişi, babasının Morpheus adında düşler tanrısı olduğu, annesinin Calliope isminde şiirlerin ilham perisi olduğu söylenmektedir. Orpheus lir çalarak insanları ve diğer canlıları etkilemekte ve mutlu etmektedir. Bir gün Eurydice isimli güzelliğiyle nam salan orman perisiyle tanışır ve aşık olur. Evlendikleri gün Eurydice yalın ayak dans ederken zehirli bir yılanın ısırığına maruz kalır ve hayatını kaybeder. Bu acıya dayanamayan Orpheus, ölüler diyarından eşini çıkarmak için Hades’ in krallığının, yani yeraltı dünyasının yolunu tutar. Ölüler diyarına girdiğinde çaldığı lir ile ölülere bile umut verir, ona karşı koyabilecek tüm korumaları ve canlıları çaldığı lir ile uyutur ya da sarhoş eder. Hades bile çalınan müzikten etkilenir ve bir yandan da korkar; çünkü yeraltı ve ölüler diyarı karanlıktan aydınlığa dönmüş, tüm ölüler acılarını unutmuşlardı. Hades Eurydice’ yi Orpheus’ a vermeyi kabul eder, tek bir şart ile…

Çıkış kapısına kadar tek bir kez bile arkasından Eurydice’ nin gelip gelmediğine bakmaması şartı ile, bakar ise sonsuza kadar Eurydice ölüler diyarında kalacaktır. Orpheus bu şartı kabul eder ve ölüler diyarının çıkışına doğru Eurydice’ nin arkasından geldiğini düşünerek yola koyulur. Lirini çalmadığı için ölüler diyarı yavaş yavaş korkutucu karanlığına ve seslerine bürünmeye başlamıştır. Orpheus’ un korkusu ve şüphesi o kadar artmıştır ki; çıkışa yaklaştığında, Hades’ in onu kandırdığı şüphesi ile bir anlık arkasına bakma isteği duyar ve bakar. Anlaşmayı bozduğu için Eurydice sonsuza kadar ölüler diyarında kalır. Orpheus kendini affedemediği için liri ile melankolik ve hüzünlü şarkılar çalar durur…  

Kaybedeceğimiz her şey için şüphe duyarız, şüphe bazen sevdiğimiz şeyden ufak ufak parçalar kopararak başlar ve sonunda sevdiğimizin olmadığını ya da bittiğini görmeye fırsat bulmadan şüpheyle dolu bir dünyada yaşarız. Bazen sesini duyamayınca dönüp bakarız, bazen bir yaprağın düşmemesi için dua ederiz. Halbuki her karanlığın bir aydınlığı her sonbaharın bir ilkbaharı vardır. Doğa kendini nasıl yenilemekte mecbur ise insan da kendini ve sevgisini yenilemekle mecburdur. Yeter ki zamanın acısını kabul edelim.

Orpheus bir süre sonra kendisini affetmeye başlamıştı. Morfine (Morpheus’ a) gerek kalmadan uykuya dalmaya başlamıştı. Artık uykusunda tertemiz bir havuzun dibinde eşi ile birlikte boğulma hissi olmadan sarılarak yüzebiliyordu…